Author

Mehmet Muammer ERTAN

Browsing

Karadağ seyahatimiz sırasında beş gün konakladığımız Budva, Kotor’dan 23 km uzaklıktaki bir sahil kenti. Kotor’dan çok daha büyük ve yaygın bir kent. Aynı zamanda Karadağ’ın gece hayatı en renkli ve canlı kenti konumunda. En fazla konaklama tesisi, bar, taverna, restoran ve kafeterya bu kentte var. Ayrıca yazın gelecekler için denize girebilecekleri çok sayıda plaj mevcut. Yaz festivalleri sırasında ünlü grupların verdiği konserler özellikle gençleri buraya çekiyor. Kısacası Budva için Karadağ’ın en gözde sayfiye yeri, en çekici turist destinasyonu tanımlamasını yapabiliriz. Özellikle Rus turistler Budva’yı tercih ediyor.
karadag - 12-BudvaBudva’nın yeni kenti bilindik çok katlı binalarla dolu olduğundan gezmek için pek ilginç değil. Düzensiz bir şekilde inşa edilmiş betonarme binalar, plansız bir büyümenin sonucu olarak ortaya çıkmış. Buna karşın son derece küçük olan surlar içindeki eski kent (Old Town-Stari Grad) görmeye değer güzellikte.

Budva eski kenti 2500 yıllık tarihi bir geçmişe sahip. Adriyatik kıyısındaki en eski yerleşimlerden biri. Bugünkü mimarisine baktığımızda, Kotor eski kentinde olduğu gibi, burada da Venediklilerin izlerini görmekteyiz. Zaten Budva 1420-1797 yılları arasında Venedik Cumhuriyeti’nin hakimiyeti altında kalmış. O dönemde Osmanlı saldırılarına karşı Venedikliler tarafından bugün hala ayakta olan surlarla çevrilmiş. Ardından 1814’den başlayarak 1918’e kadar Avusturya-Macar İmparatorluğu’na bağlanmış. I.Dünya Savaşı ardından Sırpların Budva’ya girmesiyle, kent Yugoslavya Krallığı hakimiyetine girmiş.

Yeni kent ve plajların biraz ilerisindeki tarihi surlar içinde kalan eski kenti (Stari Grad) mutlaka gezmek gerekir. Labirent gibi daracık sokakları, mimari dokusu iyi korunmuş tarihi yapılarıyla çok güzel. Aslında eski kent 1979’da depremden zarar görmüş olsa da, sonradan tüm yapılar orijinal planına sadık kalınarak restore edilmiş.

Eski Kent’te üç kilise bulunuyor. Bunlardan biri bir Ortodoks kilisesi olan, 1804 yılında inşa edilmiş Holy Trinity. Diğeri ise kulesi uzaktan bile fark edilen Vaftizci Yahya’ya adanmış St İvan Kilisesi. Kilise çok eski dönemde inşa edilmiş olsa da, daha sonraki yüzyıllarda birçok kez değişikliğe uğramış. Bugünkü kulesi barok döneme tarihleniyor.
karadag - 13-BudvaEski Kenti gezerken Budva Kalesi’ne çıkmak gerekir. Çünkü buradan eski kent manzarası, arka plandaki dağlar ve deniz ile çok hoş. Burada güzel fotoğraf kareleri yakalayabilirsiniz.

Budva’da Yeme – İçme  :

Budva’ın özellikle sahilinde birçok restoran var. Eğer balık, deniz ürünleri ya da deniz ürünlü makarna yemek istiyorsanız, benim önerim sahilde manzaralı güzel bir mekana sahip Jadran Restoran. Buranın en eskilerinden. Yemekleri lezzetli, fiyatlar makul. Ayrıca gerek eski kente, gerekse plajlara yürüme mesafesinde.
Surlar içindeki eski kentte de birçok restoran var. Benim buradaki tercihim bir İtalyan restoranı olan Pizzeria Sambra. Pizza fiyatları ortalama 10 euro civarında. Bu ülke için biraz pahalı olsa da, mekan ve yemekler için değer.
Eğer mekanın ve yemeklerin beğenildiği ve aynı zamanda fiyatların oldukça ucuz olduğu bir restoran arıyorsanız, Kuzina’yı kesinlikle öneririm. Bu restoran sahilde değil, iç kısımda bir sokak içinde kalıyor. İki akşam orada yedik ve memnun kaldık. Kaldığımız otele 7-8 dakika yürüme mesafesindeydi. Kalite-fiyat dengesinin çok iyi olması nedeniyle önünde devamlı kuyruk oluyor. Daha doğrusu bizim geldiğimiz saatlerde öyleydi. Çorbalar 2-3 euro, makarnalar 5-6 euro civarında. Tabii başka yemekler de var. Ayrıca servis oldukça hızlı.

*Sveti Stefan    :

Sveti Stefan, Budva’ya 6 km mesafede Karadağ’ın küçük bir yerleşimi. Budva’ya gelen hemen hemen herkesin uğradığı güzel bir mekan. Karadağ’ın en fazla fotoğrafı çekilen yerlerinden biri. Budva’dan minibüs ya da taksiyle 15 dakika gibi kısa bir sürede ulaşılıyor. Biz buraya Arnavutluk sınırı yakınındaki Ulcinj şehrini gezdikten sonra gelmiştik. Akşamüstü saat 17.00 dolaylarında geldiğimiz için çok iyi fotoğraf çekme imkanına sahip olamadık. Bu yüzden havanın güzel olduğu sabah saatlerinde gelirseniz, çok daha güzel fotoğraf kareleri yakalayacağınızı düşünüyorum.

Sveti Stefan ilk olarak 15. yüzyılda bir balıkçı köyü olarak kurulmuş. 1442 yılında Osmanlı’nın Balkanlara düzenlediği sürekli seferlerden korunmak için etrafını surlarla örmüşler. Bu küçük yerleşim 19 yüzyılda büyük bir gelişme göstermiş. Nüfusu giderek artmış. Fakat 20. yüzyılın başlarında ekonomik gücünü kaybedince, nüfus göçü de başlamış. 1950’li yıllarda giderek önemini kaybeden köyün turistik bir komplekse çevrilmesi fikri doğmuş. Sonuçta 1960’lı yıllardan itibaren buraya zengin ve ünlü kişiler akın etmeye başlamış.

Günümüzde ince bir geçitle karaya bağlanan adayı Aman Sveti Stefan grubu otel olarak işletiyor. Burası Karadağ’ın en özel oteli. Konukları arasında Hollywood yıldızları, devlet adamları, ünlü sporcular var. Ada her gün rehberli bir turla 12-16 arası 20 euro karşılığında gezilebiliyor. Adayı gezmenin diğer bir yolu ise, buradaki otelin restoranında önceden rezervasyon yaptırarak bir öğlen ya da akşam yemeği yemekten geçiyor. Menüdeki fiyatlar ise bir hayli yüksek. Menüyü incelediğimde, çorbaların 16 euro, makarnaların 25 euro, ana yemeklerin ise 35-40 arasında olduğunu görmüştüm.

Adanın hemen yanında gerek otel müşterilerinin faydalandığı ya da dışarıdan gelenlerin ücret karşılığı faydalanabileceği bir plaj var. Arka tarafa doğru yürüdüğünüzde orada da Villa Milocer diye bir tesis var. Burası bir dönem Yugoslavaya’nın devlet başkanı Tito tarafından da yazlık olarak kullanılmış. Villa Milocer Aman grubunun idaresinde ama orman ve bulunduğu koy halka açık.
Minibüs ile geldiğinizde, aşağıya doğru inerken, tepeden Sveti Stefan’ın kırmızı çatılı taş binalarıyla çok güzel bir panoramik manzarası karşınıza çıkıyor.
karadag - 14-Budvakaradag - 15-Budva

Perast, Kotor Körfezi’nin en ucundaki küçük bir yerleşim. Kotor’un birkaç kilometre kuzey batısında kalıyor. Burayı görür görmez çok beğendim. Hatta Kotor’a ilk gelişimde nasıl oldu da burayı atlamışım diye hayıflandım. Neyse kısmet bugüneymiş.
Buraya Kotor eski kentin Deniz Kapısı’ndan çıktıktan sonra, surların hemen önünden kalkan Blue Line minibüsleriyle yaklaşık 20-25 dakikada ulaşıyorsunuz.

Perast da, Kotor gibi 1420-1797 yılları arasında Venedik idaresinde kalmış. Bu nedenle bu küçük kasabada Venedik mimarisi hakim. Bu dönem içinde zengin ailelere ait barok saraylar ve kiliseler inşa edilmiş. Zaten bu dönem Perast’ın altın çağı olarak biliniyor.
karadag - 8-PerastPerast taş evleri, kiliseleri, sarayları ve daracık sokaklarıyla mimarisi göz alıcı bir yerleşim. Ama bunun yanında sakin, huzur dolu bir yer. Sahilde dolaşırken kendinizi huzurlu hissediyorsunuz.
Sabah Kotor’u gezdikten sonra, akşamüstü saatlerinde geldiğimiz Perast’ı kısa sürede keşfettik. Gün batımını sahilde bir şeyler içerek geçirmeden önce, hemen karşıda gezmemiz gereken Lady of the Rocks Adası vardı. Bence Perast’a kadar gelen herkesin bu güzel adayı gezmesi gerekir.

Our Lady of the Rocks (Kayaların Meryem’i) Adası, Karadağ’ın en çok fotoğrafı çekilen dört meşhur manzarasından biri olarak biliniyor. Buraya sahilden kalkan motorlu teknelerle beş dakikada ulaşılıyor. Gidiş-geliş için kişi başına ödenen ücret 5 euro. Tekne sizi orada yaklaşık 30 dakika kadar bekliyor. Bu süre içinde bu minik adayı ve buradaki kiliseyi gezebiliyorsunuz. Ayrıca buraya tekneyle gidip gelirken hem adanın, hem de Perast’ın denizden çok güzel fotoğraflarını çekme imkanına sahip oluyorsunuz.
Our Lady of the Rocks Adası karşısında küçük bir ada daha var. Burası turistik ziyarete kapalı olan ve üzerinde bir manastır olan St.George Adası. İçinde manastıra ait bir kilise ve çan kulesi var.
Lady of the Rocks Adası’na gelince, tamamen insan eliyle yapılmış. Günümüzde müzeye dönüştürülmüş hoş bir mimariye sahip kilisenin bulunduğu adanın yapılış hikayesi dini bir nedene dayanıyor. 15. yüzyılda geçen hikaye ise şöyle : Çıktığı seferden dönen denizci, adanın şu an bulunduğu yerde bir Bakire Meryem ikonası bulur. Sonrasında Perast halkı seferden dönen denizciler için bu noktaya gelip taş atmaya başlar. Zamanla biriken bu taşlar bir adacık meydana getirir. Bu gelenek hala 22 Temmuz’da düzenlenen Fasinada Festivali ile yaşatılmaktadır.

Adadaki kilise Bakire Meryem’e adanmış. Kilise ve üzerinde bulunduğu ada bugünkü haline 1630’da kavuşmuş. 1667’de meydana gelen depremde büyük hasar görünce, aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Kilisenin oluşmasına neden olan Meryem ikonası mihrabın ortasında yer almaktadır. Zamanında seferden sağ salim dönen denizciler, denizdeki maceralarını gümüş sikkeler üzerine basarlarmış. İşte bu gümüş sikkeler bugün kilisenin duvarlarını süslemektedir.
karadag - 9-Perastkaradag - 10-Perastkaradag - 11-Perast

Eski Yugoslavya’yı oluşturan yedi cumhuriyetten biri olan Karadağ’a bundan önce iki kez gitme fırsatı bulmuştum. Bunlardan biri turist rehberi olarak gittiğim Balkan turu sırasındaydı. Arnavutluk’tan Karadağ’a geçmiş ve burada Kotor ve Budva gibi iki önemli şehri gezdikten sonra, Hırvatistan’ın Adriyatik kıyısındaki güzel kenti Dubrovnik’e devam etmiştim. Bu sefer iş için değil, ailemle birlikte gezmek amaçlı gidiyordum. Muhteşem bir coğyafyaya sahip Balkanların bu küçük ülkesinde beş tam gün geçirecektik. Daha önce iki kez gezdiğim Kotor, Budva ve Sveti Stefan gibi yerleşimlerin dışında, merak ettiğim Durmitor Milli Parkı, Ulcinj, Cetinje ve Kotor’un hemen yanı başındaki Perast’ı da gezi programına almıştım.

Beş gece konaklayacağımız oteli Budva’da seçtim. Bunun nedeni, Budva’nın canlı, hareketli bir şehir olması ve bir de buradan diğer şehirlere ulaşımın daha kolay olmasıydı. Türk Hava Yolları’nın İstanbul’dan bir buçuk saat kadar süren uçuşuyla güzel bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde indiğimiz Podgorica Havalimanı’ndan doğruca taksiyle Budva’daki otelimize hareket ettik. Başkent Podgorica’nın gezmeye pek değer bir şehir olmaması nedeniyle programa dahil etmeyi düşünmemiştim.

Genel Bilgiler   :

*Karadağ’ın doğusunda Arnavutluk ve Kosova, kuzeyinde Sırbistan, batısında Hırvatistan ve Bosna Hersek, güneyinde ise Adriyatik Denizi yer almaktadır.
*Ülkeye Avrupalılar “Montenegro”, Karadağlılar ise “Crna Gora” diyorlar.
*Ülkenin başkenti Podgorica. Nüfusu 150 bin civarında.
*Yüzölçümü 13812 km2.
* Ülkenin nüfusu yaklaşık 622 bin kişiden (2017’de)oluşuyor. Bunun %43 kadarı Karadağlı olup, % 32 oranında Sırp nüfus var. Nüfusun diğer kısmını ise Arnavutlar, Bosnalılar ve Hırvatlar oluşturmaktadır.
*Ülkedeki insanların büyük çoğunluğu, hemen hemen %75 kadarı Ortodoks Hıristiyan. Bunu Müslüman nüfus izliyor. Biraz da Katolik var.
*Karadağ, Avrupa Topluluğu’na girme aşamasında. Şu anda Türk vatandaşları için vize gerekmiyor. Ama Avrupa Topluluğu’na dahil olduktan sonra, bu ülkeye de Schengen vizesi ile girilebilecek. Bu yüzden vize problemi ile karşılaşmadan gidip gezmek lazım.
*Ülkede para birimi olarak Euro kullanılıyor.

Karadağ’a Nasıl ve Ne Zaman Gidilir   :

THY’nın ve Pegasus’un İstanbul’dan Podgorica’ya direk seferi var. Uçuş süresi yaklaşık 1 saat 30 dakika.
Nisan-Ekim arasındaki bahar ve yaz ayları Karadağ’ı gezmek için en uygun dönemdir. Kışlar genelde soğuk ve yağışlı geçtiğinden pek tavsiye etmem.

Havalimanından Kent Merkezine Ulaşım  :

Podgorica havalimanından Budva, Kotor ya da bir başka şehre gidecek olanlar için Montenegro Taksi’yi öneririm. Son derece güvenli ve dakik bir firma. Şöförleri de iyi. Podgorica havalimanından Budva’daki otelimize gidiş ve dönüşte bu firmanın taksisini kullandık ve çok memnun kaldık. Yaklaşık 65 km bir mesafe için 30 euro gibi makul bir ücret ödedik. Yalnız gelmeden rezervasyon yaptırmanız, geliş gün ve saatinizi firmaya bildirmeniz gerekmektedir.
Bir diğer alternatif ise havalimanındaki bir rent a car firmasıyla anlaşıp araç kiralamak. Budva’dan diğer şehirlere ulaşım oldukça rahat. Sık aralıklarla otobüs ya da minibüs olduğundan, araç kiralamayı düşünmedik.

Karadağ’ın Tarihi   :

*Roma ve Bizans dönemlerinin ardından Karadağ’ın 12. yüzyılda Sırp egemenliğine girdiğini görmekteyiz.
*1389’da Sırpların Osmanlı Devleti’ne yenilmesinin ardından, Karadağ’ın büyük bir kısmı bağımsızlığını korumuş.
*1878’deki Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti Balkanlardaki topraklarının büyük bir kısmını kaybetmiş. Bu dönemde Karadağ’ın bağımsızlığını tanımış ve ülkenin sınırları iki katına çıkmış.
*1912-1913 Balkan savaşları sırasında Osmanlı’ya karşı Sırbistan ile birleşen Karadağ, bu savaşta topraklarını genişleterek Sırbistan’a komşu olmuş.
*1918’de I.Dünya Savaşı bitiminde Karadağ’dan çekilen Avusturya-Macaristan birliklerinin yerini Sırp ordusu almış. Böylece Karadağ Sırbistan’a katılmış.
*1946’da yapılan federal anayasa ile Karadağ, Yıugoslavya’yı oluşturan altı özerk federe birimden biri olmuş.
*Bosna Savaşı’nda Sırpların yanında yer alan Karadağ, 1996’da Sırbistan ile bağlarını kopartmış.
*Yapılan referandum sonrası bağımsızlık kararı alınmasının ardından, 3 haziran 2006’da Karadağ Parlamentosu ülkenin bağımsızlığını ilan etmiş.

Karadağ’ın Ekonomisi  :

Hizmet sektörünün tarım ve sanayiye göre ekonomideki payı çok büyük. Bu sektördeki en büyük pay ise yaklaşık %22 ile turizmden geliyor. Kısacası turizm gelirlerinin ülke ekonomisine katkısı büyük. Her yıl yaklaşık 2 milyon civarında turist ülkeyi ziyaret ediyor.

Karadağ’da Konaklama   :

Karadağ’da konaklamak için bence iki seçenek var. Ülkenin en güzel iki kentinden birini merkez olarak seçmelisiniz. Bunlar Kotor ve Budva. Ben ilk gelişimde Kotor’da konaklamıştım. Bu son gidişimde ise Budva’yı tercih ettim. Bana sorarsanız Budva ulaşım kolaylığı, restoranlar, konaklama tesisleri ve barların bolluğu açısından daha ağır basar. Budva’da kaldığımız Hotel Jovana, son yıllarda en çok beğendiğim konaklama tesislerinden biri oldu. Gerek otelin sahibi Marina, gerekse oğlu Vladimir çok ilgili ve güleryüzlüydü. Bizim rahatımız için ellerinden geleni yaptılar. Bir daha buraya yolum düşse, kesinlikle bu otelde kalırım. Bu yüzden tüm gezginlere tavsiye ediyorum. Otel otobüs terminaline yaklaşık 10 dakika, Budva eski kente ise 25 dakika yürüme mesafesinde. Üç kişilik oda için kahvaltı dahil günlük 100 euro ödedik. İlk geldiğimiz akşam bize yemek ikram etmeleri de büyük bir misafirperverlik örneğiydi. Açıkçası bizim için sürpriz oldu.

Karadağ’da Yeme – İçme  :

Budva, Kotor, Ulcinj gibi Adriyatik Denizi kıyısındaki şehirlerde balık ve deniz ürünleri bolca tüketilmektedir. Bunun yanı sıra makarna, pizza gibi İtalyan yemeklerinin yapıldığı çok sayıda restoran vardır. Kısacası Akdeniz ve özellikle İtalyan mutfağı ağırlıklı yemekler söz konusu.
Fiyatlar birçok Avrupa ülkesine oranla şimdilik daha ucuz. Ama Avrupa Topluluğu’na girdikten sonra büyük ihtimalle giderek daha pahalı bir ülke olacaktır.

Karadağ’ın kuzeyindeki Durmitor Milli Parkı öteden beri gitmeyi düşündüğüm bir yerdi. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu doğa harikası yeri görmek istiyordum. Bu ülkeye daha önceki gelişlerimde buna fırsat bulamamıştım. Bu sefer Karadağ’daki bir günümü buraya ayırdım. Araba kiralayıp gitmek biraz zaman kaybına yol açacağı için, çok iyi bir program sunan Kotor eski kentteki “360 Monte” adlı seyahat acentesini tercih ettim. Kişi başı bu tam günlük tur için 50 euro ödedik. Buna sabah kahvaltısı, akşam yemeği ve milli park giriş ücreti dahil değildi. Turun sonunda gerek gördüğümüz çok güzel yerlerden, gerek turun organizasyonundan ve gerekse Miloş adlı rehberimizin anlatımından çok memnun kaldık.
Tura katılan bizimle birlikte 19 kişi vardı. Gidiş-geliş olarak 450 km civarında bir yol yapacaktık. Sabah saat 07.00’de Kotor eski kent surları önünden minibüsle hareket ettik. Sabahın erken saatlerinde çiselemeye başlayan yağmur, daha sonrasında güneşli bir havaya yerini bıraktı. İlk fotoğraf molamızı Perast’da, ikincisi ise çok güzel bir koy manzarasına sahip Risan’da verdik. Daha sonra Niksic adlı yerleşimde sabah kahvaltımızı yaptık.

İlk gezi noktamız Tara Kanyonu ve onun 172 metre yukarısından geçen Tara Köprüsü oldu. 144 km uzunluktaki Tara Nehri Karadağ’ın en uzunu. Köprüden baktığımızda aşağıdaki nehirde rafting yapanlar vardı. Rehberimizin söylediğine göre dünyanın en derin kanyonlarından biri olan Tara Kanyonu rafting tutkunlarının favori yeriymiş. Ayrıca burada 20 euro karşılığında zipling yapma imkanı var.
Tara Köprüsü’nü 1937-1941 yılları arasında Montenegrolu bir Sırp olan mimar Lazarovich inşa etmiş. Köprüyü bir uçtan diğerine yürüdüm. Tara Kanyonu ve çevresindeki manzara çok güzeldi.

karadag - 16-DurmitorBuradaki 35 dakikalık molamızın ardından Zabljak’a devam ettik. Bu şehir Durmitor Milli Parkı’na en yakın yerleşim yeri. Önce Durmitor Milli Parkı’na giriş yapıp buradaki 18 buzul gölden en güzeli olan Karagöl’ü (Black Lake) görecektik. Yürümesi son derece keyifli 600 metre uzunluğundaki ağaçlıklı bir yolu geride bırakarak Karagöl’e ulaştık. Karşılaştığım manzara inanılmaz güzellikteydi. Çevresinde yemyeşil ormanlık bir alan, arka planda yükselen dağlar ve yeşil renkteki bir göl. Gerçekten doğa harikası, huzur dolu bir yerdeydim.
Burada rakım 1550 metre civarında; gölün çevresi ise 1100 metre. Gölün çevresinde biraz dolaştık ve bol bol fotoğraf çektik. Şansımıza güzel hava burada keyifli zaman geçirmemizi sağladı. Bu arada gölün suyu oldukça temiz. Hava biraz serin olmasına, bu havaya alışık olan iki Rus kadın gölde yüzüyordu.
karadag - 17-Durmitor

karadag - 18-Durmitor

karadag - 19-Durmitor

Verilen bir saatlik zaman sonrası, göle pek de uzak olmayan Ora restoranda öğle yemeğini yedik. Ardından dönüşe geçildi. Dönüşü farklı yoldan yapıp, yolumuz üzerindeki Ostrog Manastırı’nı gezecektik. Manastır yoluna girdikten sonra, oldukça virajlı ve iki arabanın aynı anda bazı yerlerde geçemeyeceği kadar dar yollardan tepedeki manastıra kadar tırmandık. Kayalara oyulmuş olan manastır, konumu ile bana ülkemizdeki Sümela Manastırı’nı hatırlattı. Manastır 17. yüzyılda inşa edildiğinde tabii ki bu yollar yoktu. Osmanlı tehlikesine karşı manastırı ulaşımı son derece zor olan, saldırılara karşı güvenli bir yerde inşa etmişlerdi. Ostrog Manastırı 1923-1926 yılları arasında yenilenmişti.

Günümüzde buraya çok sayıca Ortodoks hacı geliyor. Ziyaretimiz sırasında yatak ve yorganlarını getirip manastır önünde yatanlara bile rastladık. Halen keşişlerin yaşadığı bu Sırp Ortodoks manastırı dindar Hıristiyanlar için son derece önemli bir hac yeri. Manastırı kuran Aziz Basil’in vücudundan bazı parçalar eğilerek girilen bir şapelde saklanmakta. Yukarıdaki küçük kilisenin duvarlarında freskler var. Bu yüzden içeride fotoğraf çekmek yasak.
karadag - 20-DurmitorKotor’a döndüğümüzde saat 21.00’i bulmuştu. Güzel, keyifli ve görsel yönden beni tatmin eden bir gezi olmuştu. Karadağ’a gelindiğinde sadece Kotor, Budva gibi bilinen kentleri gezmekle kalmayıp, başta Durmitor Milli Parkı olmak üzere ülkenin farklı güzelliklerini de keşfetmek gerektiğini düşünüyorum.

Bence Karadağ’ın tartışmasız en güzel kenti Kotor. Tarihi dokusu bugüne kadar çok iyi korunmuş. 1979’dan beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta olup, Güneydoğu Avrupa’nın en iyi korunmuş ortaçağ kentlerinden biri. Bu küçük tarihi kent Kotor Körfezi’nin kıyısında yer almakta olup, Venedik Cumhuriyeti tarafından inşa edilmiş surlarla çevrilmiş. Kentin mimarisinde Venedik etkisinin hakim olduğu görülüyor. Çok hoş mimarisi, güzel kiliseleri, taş evleri ve daracık sokaklarıyla görülmeye değer güzellikte bir kentten söz ediyoruz. Bu nedenle kenti çok fazla turist ziyaret ediyor.

Kentin en güzel yanı şüphesiz Kotor Körfezi. Burası Adriyatik Denizi kıyısındaki doğal bir fiyord olarak nitelendiriliyor. Doğal bir liman olan Kotor, dar boğazlarla birbirine bağlanan dört koydan oluşuyor. Kotor Körfezi’ni yukarıdan seyretmek için kaleye tırmanmak gerekiyor. En güzel manzarayı buradan yakalayabilirsiniz. Ayrıca sahil boyunca ilerlerken  çok hoş manzaralarla karşılaşıyorsunuz.

*St.John Kalesi   :    

Kotor’a gelindiğinde ilk yapılması gereken şey, dağın tepesindeki kaleye çıkmaktır. Çıkış biraz zorlu, yaklaşık 45 dakika kadar sürüyor. En tepeye kadar çıkamayacak olsanız bile, kilisenin biraz daha üst noktasına kadar çıkmanızı öneririm. Tepeden manzara gerçekten nefis. Tüm Kotor kenti (eski ve yeni kent) ve körfezi ayaklarınızın altında uzanıyor. Bu nedenle çıktığınıza kesinlikle değiyor.
Kaleye sabahın erken saatlerinde ya da en azından öğleden önce tırmanmak, sıcaktan daha az etkilenmenizi sağlar. Ayrıca erken saatlerde çıkıldığında, çok daha güzel fotoğraf kareleri yakalarsınız. Kaleye çıkış ücreti kişi başı 8 euro.
karadag - 1-Kotor *Eski Kent (Old Town) :

Kaleye çıktıktan sonra surlar içindeki eski kenti gezmelisiniz. Kent surları gerçekten görkemli. Eski kente üç kapıdan giriş yapabiliyorsunuz. Ana giriş batıdaki 16. yüzyıla tarihlenen Deniz Kapısı. Girdikten sonra mimari dokusu çok iyi korunmuş tarihi bir kent ile karşılaşıyorsunuz. Hayran kalmamak mümkün değil.
karadag - 3-KotorÜç kapılı bu küçük kenti korumak için dağlara doğru yapılmış olan surların uzunluğu 4,5 km. Deniz Kapısı’nın tam karşısındaki Saat Kulesi 1602 yılında inşa edilmiş. Kulenin bulunduğu ana meydanın çevresinde restoran ve kafeteryalar var.
Yaklaşık 2000 yıllık tarihi geçmişi olan bu kentte romanesk, gotik, Rönesans, barok gibi farklı mimari üsluplarla inşa edilmiş yapılar bulunuyor. Bunlar içinde kentin katedrali, kiliseler, ve saraylar yer alıyor. Yeşil pancurlu evleri ve daracık sokaklarıyla kentin Venedik’e benzer kısımları var.
Taş döşeli daracık sokaklarında ve bu sokaklara açılan küçük meydanlarda dolaşarak bu yapıları keşfedebilirsiniz. Yürüyerek kısa bir sürede eski kenti gezebiliyorsunuz. Daha sonra da bir kafeterya ya da restoranda oturarak hem yorgunluğunuzu atıp, hem de burada bulunmanın keyfini yaşayabilirsiniz.
karadag - 4-Kotorkaradag - 5-Kotor karadag - 5-A-Kotor*Aziz Triphon Katedrali  :

 Meydandaki Aziz Triphon Katedrali kentin en önemli ve en güzel yapılarından biri. Kentin koruyucusu Aziz Triphon onuruna 1166 yılında inşa edilmiş. Karadağ’daki iki Katolik katedralden biri. Romanesk üslupla yapılmış katedral, 1667’deki depremden ciddi şekilde zarar gördüğü için, yeniden inşa edilmiş. Fakat yeteri kadar fon bulunamadığından bir kulesi daha kısa kalmış. 1979’daki deprem de katedrale epey bir zarar vermiş. Sonrasında iç kısmı restore edilmiş.
karadag - 6-Kotor*Aziz Luka Kilisesi :

Bir diğer meydandaki bu küçük kilise 1195 yılında İncil yazarlarından Aziz Luka adına inşa edilmiş. Kilisenin tabanında şehrin ileri gelenleri ile din adamlarına ait mezarlar bulunmaktadır.
karadag - 7-KotorBunların dışında görülmesi gereken kiliselerden biri de bir Ortodoks Sırp kilisesi olan 1909 yılında inşa edilmiş St.Nicolas’dır. Bu kilise de küçük bir meydana bakmaktadır.
Kotor’da 15-18 yüzyıllar arasına tarihlenen, çoğunluğu barok mimari üslupla inşa edilmiş saraylar var. Bunlar günümüzde farklı amaçlarla kullanılıyor. Örneğin 1732 yılına tarihlenen Grgurina Sarayı bugün Denizcilik Müzesi (Maritime Museum) olarak hizmet veriyor.

Kotor’a Nasıl Gidilir  :

Bu nereden geleceğinize bağlı. Kotor’da konaklamayı düşünüyorsanız, Podgorica havalimanından ya taksi ile ya da araba kiralayarak Kotor’a ulaşabilirsiniz. Araçla 1,5 saat kadar sürüyor.

Şayet bizim yaptığımız gibi Budva’da konaklıyorsanız, o zaman Budva otobüs terminalinden belli saatlerde kalkan otobüse binerek Kotor’a ulaşabilirsiniz. Budva-Kotor arası 23 km. Bu mesafeyi otobüsler trafik durumuna göre 30 ya da 45 dakikada alıyorlar. Yalnız sabah saatlerinde otobüsler bazen dolu olabiliyor. Ayakta kalmak istemiyorsanız, kalkış saatinden önce terminalde olmakta fayda var. Bileti otobüse binmeden, oradaki gişeden alıyorsunuz. Kişi başı 4 euro.

Hırvatistan’ın Dubrovnik kentinden de Kotor’a direk otobüs var. Yolculuk yaklaşık 2 saat sürüyor. Yine Bosna Hersek’in güzel kenti Mostar’dan da Kotor’a günde iki otobüs seferi olduğunu ve yolculuğun yaklaşık 6 saat sürdüğünü biliyorum.

Kotor’da Yeme-İçme :

Karadağ’ın özel bir mutfağı yok. Balık, deniz ürünleri ve İtalyan yemeklerinin servis edildiği Akdeniz mutfağı ağırlıklı restoranların çoğunlukta olduğunu söyleyebilirim.
Kotor Eski Kent’te daha önce birkaç kez yemek yemiş biri olarak, bazı restoran isimleri vermek istiyorum. Tabii gezerken keşfedebileceğiniz başka restoranlar da olacaktır.

İlk geldiğimiz gün öğlen yemek yediğimiz Konoba Scala Santa bunlardan biri. İç kısmı gayet güzel dekore edilmiş, ortaçağ havasında bir mekan. Hava sıcak olunca terasta oturduk. Balık ve deniz ürünleri ağırlıklı bir menü var. Bunların dışında tavuk, et, makarna, çorba gibi birçok seçenek var. Biz farklı soslarla hazırlanmış makarnalardan seçtik ve yediklerimizin lezzetinden memnun kaldık.
Bastion, Kotor’a ilk gelişimde akşam yemek yediğim, surların yanında güzel bir mekandı. Yine deniz ürünleri, balık ve Akdeniz mutfağı üzerineydi. Gerek yediğim balık, gerekse deniz ürünleri gayet başarılıydı.
Biraz pahalı olmasına rağmen, deniz ürünlerinin lezzetli ve manzarasının özellikle gün batımında çok güzel olduğu Galion bir diğer seçenek olabilir. Buraya ulaşmak için Eski Kent’ten marinaya doğru biraz yürümeniz gerekecektir.

Bundan önceki gelişlerimde Ulcinj’e uğramamıştım. Bu sefer ülkenin doğusunda, Arnavutluk sınırı yakınındaki Ulcinj’i gezi programına aldım. Buraya Budva’dan bindiğimiz otobüsle yaklaşık 2 saatte ulaştık. Kişi başı ödenen ücret tek gidiş için 7 euro.
Ulcinj Arnavutların yoğun olarak yaşadığı, yaklaşık 30 bin kadar bir nüfusa sahip şehir. Bu yüzden kentte hatırı sayılır bir Müslüman nüfus mevcut. Kent merkezi terminale biraz uzak olunca, zaman kaybetmemek için bir taksiye binmek zorunda kaldık. Tesadüfen şöför Arnavuttu. Onun söylediğine göre kentte toplam 7 tane cami varmış.
Aslında Ulcinj plajlarıyla meşhur bir şehir. Eski kentin hemen yanı başında güzel bir plaj vardı. Hava sıcak olunca, birçok kişi denize giriyordu. Aslında bizim de niyetimiz burada denize girmekti. Ama bir hayli zaman kaybedeceğimiz için, sadece eski kenti gezmek ve buradaki bir restoranda öğle yemeği yemekle yetindik.
Ulcinj’deki gezimize eski kentteki kaleden başladık. Kale bayağı harap vaziyetteydi. Buradaki 1510 yılından kalma kilise, 1693’de camiye çevrilmiş. Yıkık minaresi halen ayakta. Günümüzde ise burası arkeoloji ve etnografya müzesi olarak hizmet veriyor. Hemen kalenin çıkışındaki 17. yüzyıl tarihlenen tarihi çeşme, kent Osmanlı idaresi altındayken zengin bir aile tarafından yaptırılmış.
karadag - 21-UlcinjKaleden sonra son derece küçük olan eski kentte biraz dolaştık. Bazı taş evlerin ve daracık sokakların dışında pek fazla görülmeye değer bir şey yok. Zaten oldukça küçük.
Ardından öğle yemeği için  Dulcinea adlı restoranı tercih ettik. Manzarası çok güzeldi. Surlar içindeki eski kentten aşağıdaki yeni kente ve küçük plaja bakıyordu. Menüsü balık ve deniz ürünleri ağırlıklıydı. Zaten biz de büyükçe bir deniz levreği ile yanında mevsim salatası siparişi verdik. Bir de deniz ürünlü risotto söyledik. Hepsi çok başarılıydı. Ödediğimiz hesap ta böyle bir mekan ve yemekler için oldukça uygundu. Her ne kadar Ulcinj şehir olarak beklentilerimi tam olarak karşılamasa da, burada yediğimiz keyifli bir öğle yemeği benim için güzel bir anı olarak kalacaktı.
karadag - 22-Ulcinj

Selanik kendimi iyi hissettiğim şehirlerden biri. Bunun nedenlerine gelince, Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evin bu şehirde olması, kendimi buraya yakın hissetmemi sağlıyor. Diğeri ise bu şehrin Kordon Boyu ile bana İzmir’i hatırlatması; özellikle de çocukluğumun İzmiri’ni.

Bu şehre ikinci kez geliyordum. İlk gelişim seneler önce 1997’deydi. Ama o günden bugüne pek bir değişiklik olmamış gibiydi. Sadece bazı yerlerde yeni barlar, kafeler, butikler  açılmıştı. Tarihi yerler ise her zamanki gibi iyi korunmaya devam ediyordu. Atatürk’ün doğduğu ev dışında, burada bazı önemli Ortodoks kiliselerini ziyaret edecektim. Zaten bu şehirde görülmeye değer en önemli tarihi yapılar da işte bu kiliselerdi.

Selanik, Atina’dan sonra Yunanistan’ın ikinci büyük şehri. Ülkenin ise Pire’den sonra ikinci büyük limanı. Sanayi ve ticaret şehri. Belki tarihi bir kent değil; hatta modern yapıların yoğun olduğu bir kent ama Bizans kiliselerinin güzelliği dikkat çekici. Bunun yanı sıra son derece hareketli ve canlı bir şehir olması, benim gibi birçok kişinin Selanik’de keyifli zaman geçirmesine yol açıyor. Özellikle şehir yazın akşam saatlerinde hareketlenmeye başlıyor. Kordon Boyu’ndaki barlar, kafeler, restoranlar gerek turistler, gerekese Yunanlı gençler tarafından hınca hınç dolduruluyor. Eğlence geç saatlere kadar sürüyor.

Şehrin kozmopolit bir yapısı var. Bu şehrin tarihi geçmişiyle ilişkili. Selanik 15. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin eline geçtikten sonra, giderek farklı uluslardan insanların yaşadığı bir kent haline gelmiş. Bu topluluklardan en önemlisi Yahudiler olmuş. 1492’de İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudileri bu şehre gelip yerleşmiş. Uzun yıllar Selanik Akdeniz’in en önemli Yahudi metropollerinden biriymiş. Günümüzde ise buradaki Yahudi nüfus artık yok denecek kadar az. 1924’deki mübadele öncesi burada büyük bir Türk nüfusun da yaşadığını biliyoruz.

Selanik yürüyerek rahatça gezilebilecek bir kent. Kentin merkezi Aristoteles Meydanı. Gece ışıklandırması gayet iyi.
yunanistan - 17-Selanik.jpgKentin merkezindeki cadde ise Egnatias. Bu cadde Selanik kentini ikiye bölüyor. Bu hareketli cadde ve onun paralelindeki cadde ve sokaklar butikler, dükkanlar, restoranlar, barlar ve kafelerle dolu. Konaklayacağımız oteli de kentin merkezi olan bu bölgede seçmiştim. Öğle saatlerinde Tourist Hotel’e yerleşmenin ardından kenti keşfe çıktık. Tabii ilk başladığımız yer Atatürk’ün doğduğu ev oldu.

Selanik’de Kaç Gün Kalınır :

Selanik’i keyfini çıkararak gezmek için bu şehre iki tam gün ayırmalısınız. Tabii benim gibi yazın geldiğinizde, Selanik’e arabayla yaklaşık iki saat mesafedeki plajlarıyla ünlü sayfiye yeri Halkidiki Yarımadası’na da en az bir gününüzü ayırabilirsiniz.

Selanik’de Nerede Kalınır  :

Selanik’de her bütçeye uygun çok sayıda otel var. Ben her yere yürüme mesafesinde olması açısından merkezi bir otel seçtim. Üç yıldızlı Tourist Hotel mükemmel konumu, ideal oda büyüklüğüyle bizim için uygundu. Kalite-fiyat dengesi de iyiydi.

Selanik’in Tarihi    :

*Makedonya kralı II.Philip kazandığı zaferden sonra, bunu kutlamak için kızına Thessalonike (Tesalyalıların zaferi anlamına gelir) ismini vermiştir. Sonrasında Thessalonike Makedon general Kassandros ile evlenir. MÖ.315 yılında Kassandros’un kurduğu Selanik şehrine Thessalonike’nin ismi verilir.
*MÖ.2 yüzyılda Romalılar tüm bölgeyi fethettikten sonra, Selanik imparatorluğun doğu başkenti olur. Roma İmparatorluğu MS.395’de ikiye ayrıldıktan sonra, bu defa Bizans’ın İstanbul’dan sonra ikinci kenti olur.
*1430 yılında Osmanlı Selanik’i ele geçirir ve kent 1912 yılına kadar Türk hakimiyetinde kalır.
*1492’de İspanya’dan çıkartılan Sefarad Yahudileri Osmanlı tarafından bu kente yerleştirilir.
*1821-1827 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık mücadeleleri verildi. Selanik bu dönemde entrikaların döndüğü gizli şirketlerin, isyancıların, reformistlerin şehri oldu.
*1881’de modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu kentte dünyaya geldi.
*1917’de büyük bir yangın geçiren kentin üçte ikisi yandı.
*1923’de mübadele dönemi yaşandı. Burada yaşayan Türkler anavatana dönerken, Anadolu’da yaşayan Yunanlılar Selanik’e yerleşti.
*II.Dünya Savaşı yıllarında burada yaşayan 45 bin civarında Yahudi Almanlar tarafından Toplama Kamplarına gönderildi.
*1997’de Selanik Avrupa Kültür Başkenti seçildi.

*Selanik’de Yeme – İçme  :

Selanik’te lezzetli ve damak tadınıza uygun yemek yiyebileceğiniz çok sayıda yer var. Zaten Türk ve Yunan mutfakları arasındaki benzerliliği sanırım söylemeye gerek yok.

Restoranların birçoğu Ladadika ve liman bölgesinde toplanmış. Bunlar arasında benim favori yerlerimin başında Sempriko adlı restoran geliyor. Yemekler oldukça lezzetli, servis iyi ve buna karşın yemek fiyatları da uygun. Kısacası ödediğiniz paranın karşılığını fazlasıyla alıyorsunuz.

Bir diğer mekan, restoranların arka arkaya sıralandığı sokağın sonunda, meydana bakan Full Tou Meze. Salataları, mezeleri ve deniz ürünleri lezzetli. Burada baby kalamarı öneririm.

Ayrıca buradaki meydanda ve sokak içinde çok sayıda restoran ve taverna var.

Selanik’te Beyaz Kule çevresinde de çok sayıda restoran bulunuyor. Eğer Yunan yemekleri yerine tercihiniz pizza, makarna gibi bir İtalyan yemeği olacaksa, bu bölgedeki Famigliano Pizza iyi bir seçim olabilir. Yine Beyaz Kule’yi karşıdan gören Zytoz Ntope bir diğer seçenek.

Kordon Boyu dediğimiz sahil şeridinde de gündüz ya da akşam yemeği sonrası keyifli zaman geçirebileceğiniz çok sayıda şık bar ve kafeler sıralanmış. Bunların bazılarında canlı müzik de var.  Kısacası Selanik hoş vakit geçirebileceğiniz yaşayan, canlı bir şehir.

Selanik’de Gezilecek Yerler  :

*Atatürk’ün Evi  :

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 1881’de doğduğu bu evi ziyaret etmek her Türk’ün arzuladığı bir şeydir. Ben de ilk gelişimde olduğu gibi, yeniden bu evi ziyaret etmekten dolayı mutluydum. Daha doğrusu bu sefer özellikle kızımın görmesini arzu ediyordum. Bunu gerçekleştirmiş oldum.

Günümüzde müzeye dönüştürülmüş olan bu üç katlı evde, Atatürk’ün şahsi eşyalarıyla birlikte, mobilyalar da sergileniyordu. Ama ikinci gelişimde üzülerek gördüm ki, restore edildikten sonra evin tarihi dokusu bozulmuş ve buradaki eşyaların büyük bir kısmı Türkiye’de başka bir müzeye nakledilmiş. Neredeyse birkaç parça dışında hiçbir şey kalmamış. Kısacası müze kuşa döndürülmüş. Eski halini bilenler, yeni halini gördükten sonra hayal kırıklığına uğruyorlar. Ama yine de burada bulunmak güzeldi.
yunanistan - 18-Selanik.jpg

*Galerius Rotonda  :

Atatürk’ün Evi’nden kısa bir yürüyüş ile ulaşılan yuvarlak formdaki bu anıt mezar Roma İmparatoru Galerius’e aitmiş. 30 metre yüksekliğindeki bu tuğla yapı Galerius tarafından MS.306 yılında kendisinin gelecekteki anıt mezarı olarak yaptırılmış. Rotonda daha sonra  kilise, ardından Osmanlı döneminde  cami olarak kullanılmış. Selanik’deki bugüne kadar gelmiş tek minaredir.
yunanistan - 19-Selanik.jpg*Galerius Takı  :

 Egnatia caddesi üzerinde, Rotonda’nın biraz ilerisindeki Roma İmparatorluğu döneminden kalma bir diğer anıt ise, 303 yılında İmparator Galerius tarafından Persler üzerindeki zaferin anısına yapılmış bu anıttır.
yunanistan - 20-Selanik.jpg*Aya Sofya (Agia Sophia) Kilisesi  :

Selanik’deki en güzel Ortodoks kiliselerinden biri. Kentin merkezindeki bu kilise İstanbul’daki Ayasofya ile aynı ismi taşıyor. Mimarisi de ona benziyor. İlk kez 8. yüzyılın ortasında inşa edilen kilise 1535’de camiye çevrilmiş. 1912’de Selanik’in tekrar Yunanistan’ın eline geçmesiyle yeniden kilise olarak kullanılmaya başlanmış. 1917’deki büyük yangına kadar böyle kalmış. İçinde 9 ve 10. yüzyıllara ait mozaik ve freskler barındırmaktadır.
yunanistan - 21-Selanik.jpg*Agios (Aziz)Dimitrios Kilisesi :

Kentin bu en büyük kilisesi Selanik’in koruyucu patronu Aziz Dimitrios onuruna ilk kez 5. yüzyılda inşa edilmiş. Kilise 629-634 yılları arasında yangından zarar görünce yeniden inşa edilmiş. 13. yüzyılda ise tamamen restore edilmiş.
Aziz Dimitrios’un Roma İmparatoru Galerius’un emriyle Romalı bir asker tarafından öldürüldüğü yer kilisenin kripta kısmındadır.
yunanistan - 22-Selanik.jpg*Beyaz Kule   :

Kentin sembolü olan bu kule, 15. yüzyılda Türkler tarafından inşa edilmiş 8 km uzunluğundaki surların bir parçasıymış. 34 metre yüksekliğindeki kule, tarihte hapishane ve işkence odası olarak kullanılmış. 1826’da Sultan II.Mahmud isyan eden yeniçerileri burada öldürtmüş. Bu yüzden bu yapı tarihte önceleri Kanlı Kule olarak biliniyormuş. 1913’de Yunanistan’ın Selanik kentini fethetmesiyle kulenin bugünkü ismini aldığı söyleniyor.
yunanistan - 23-Selanik.jpgBeyaz Kule, Kordon Boyu’nun son kısmında yer alıyor. Kule önünden bineceğiniz korsan teknelerinden biriyle yapacağınız 30 dakikalık tur sırasında, gerek Beyaz Kule’yi ve gerekse bu güzel sahili denizden seyretme keyfini yaşayabilirsiniz; Eğer tekneye binecekseniz, gün batımı saatine denk getirmeniz iyi olur. Tekneye giriş ücretsiz ama bira ya da bardak şarap gibi minimum 6-7 euro civarında bir içki almanız şart.
yunanistan - 24-Selanik.jpg yunanistan - 25-Selanik.jpgBunların dışında zamanınız olursa Arkeoloji Müzesi’ni, Bizans Kültürü Müzesi’ni, Osmanlı döneminde 1444’de inşa edilmiş Bey Hamamı’nı gezebilirsiniz.
Ayrıca günümüze kadar gelmiş Bizans sur kalıntılarını görmek ve şehrin panoramik görüntüsünü tepeden seyretmek istiyorsanız, Aziz Dimitrios Kilisesi’nden yukarıya doğru tırmanmanızı öneririm. Burada 14. yüzyılda inşa edilmiş Vlatadon Manastırı’nı da ziyaret edebilirsiniz.
yunanistan - 26-Selanik.jpgEğer denize girilebilecek bir dönemde Selanik’e gidiyorsanız, Ege Denizi’ne uzanan üç parmaklı el görünümüdeki Halkidiki Yarımada’sına en az bir gün, hatta birkaç gün zaman ayırabilirsiniz. Plaj olarak ilk parmak üzerindeki Kallithea’yı önerim. Burası kum plajlarıyla ünlü güzel bir kasaba. Onun 4 kilometre öncesinde şirin ve pitoresk bir köy olan Afytos var.

UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Meteora, Yunanistan’ın en güzel köşelerinden biri olarak kabul edilir. Buraya giden arkadaşlarım Meteora’da karşılaştıkları birbirinden güzel manzaraları öve öve bitirememişlerdi. Aslında benim için bir hayli gecikmiş bir seyahatti. Yunanistan’a seneler önceki ilk gelişimde gitme fırsatı bulamamıştım. Ama bu sefer programa aldım. İyi ki de almışım, görür görmez hayran oldum. Müthiş güzellikteki hiç alışık olmadığım manzaralar beni büyüledi. Dev kayaların tepesine oturtulmuş manastırlar. Zaten Meteora’nın ismi “Göklere asılı “ anlamına gelen Yunanca “Meteoros” tan gelmektedir.

Buradaki ilk manastır 1336 yılında inşa edilmiş ve ardından bunu diğerleri izlemiş. 14. yüzyılda Yunanistan üzerine başlayan Türk akınları karşısında buradaki keşişler kendilerine güvenli bir yer aramaya başlamışlar. Meteora kayalıklarının erişilmezliği onlar için ideal bir inziva yeri olmuş.

Meteora’daki manastırları gezmek için mutlaka bir araca ihtiyaç var. Çünkü manastırlar arasındaki mesafeler bir hayli fazla. Biz de bunun için Atina’dan otobüsle ulaştığımız Meteora’da bir araç kiraladık. Meteora Car Rental acentesinden kiraladığımız araca günlük 50 euro ödedik.

Kalambaka şehri ile Kastraki köyünden oluşan Meteora’da toplam 6 manastır var. Bunların ziyarete açık olduğu gün ve saatler değişiklik gösteriyor. Her bir manastır haftanın en az bir günü ziyarete kapalı oluyor. Bu nedenle aynı gün hepsini gezmeniz mümkün değil. Zaten bence buna da gerek yok. Birkaç tanesini gezmek, diğerlerini de dışarıdan görmek bu yöreyi keşfetmeniz ve anlamanız için yeterli oluyor. Biz 4 tanesini gezme imkanı bulduk.

Manastırların her birine giriş ücreti olarak 3 euro ödeniyor. Manastırdaki kilise içinde fotoğraf çekmek yasak. Böyle bir durumda görevli hemen sizi uyarıyor.

Magalo Meteoro (Büyük Meteora) bu yörede ilk kurulan manastır. 1336’da keşiş Athanasios tarafından 623 metre yükseklikteki bir tepede kurulmuş. Manastıra erişmek için 270 basamağı tırmanmanız gerekiyor. Tüm manastırlar içinde en büyüğü olan bu manastır öncelikle gezilmesi gerekir. Salı günleri hariç her gün saat 9.00-15.00 arası ziyarete açık.
yunanistan - 30-Meteora.jpgBir diğer manastır Varlaam. 1518’de kurulmuş olan manastır Megalo Meteoro’dan sadece 700 metre ötede. Cuma günü hariç her gün saat 09.00-16.00 arasında ziyaret edilebiliyor. Geldiğimiz gün ziyarete kapalı olsa da, en güzel görüntü veren bu manastırın karşıdan seyretmek ve güzel fotoğraflarını çekmek beni tatmin etti.
yunanistan - 31-Meteora.jpgAgias Triados (Holy Trinity), tüm manastırlar içinde ulaşılması en zor olanı Çünkü aracınızı durdurduktan sonra, önce ana yoldan yürümeniz ve ardından 150 basamak yukarıya doğru tırmanmanız gerekiyor. Manastırda 1981’de “For your Eyes Only” adlı James Bond filminin bazı sahneleri de çekilmiş. Şu anda burada 4 rahip yaşamını sürdürmekteymiş. Manastır Perşembe hariç, diğer günler saat 9.00-17.00 arası ziyarete açık.
yunanistan - 32-Meteora.jpgKastraki köyünde konakladığımız için bize en uzak olan manastır Agiou Stefano idi. Tırmanmaya gerek olmadığından, ulaşılması en kolay olan bu manastır 1798’de inşa edilmiş. Manastır pazartesi günleri hariç diğer günler saat 09.00-13.30 ve 15.30-17.30 arası ziyarete açık. Manastırda halen 30 rahibe yaşamını sürdürmekteymiş.
yunanistan - 33-Meteora.jpg yunanistan - 34-Meteora.jpgAgias Varvaras Rousanou ikinci gezdiğimiz manastır oldu. Küçük bir ahşap köprüden geçerek ulaşılan manastır bugün 15 rahibeden oluşan bir tarikata ev sahipliği yapmaktadır. Çarşamba hariç her gün saat 9.00-17.00 arası ziyaret edilebilmektedir.

Kapalı olduğu için gezemediğimiz Agiou Nikolao, Kastraki köyüne en yakın olanıydı.

Meteora’ya Nasıl Ulaşılır  :

Eğer Atina’dan Meteora’ya gidecekseniz, tren, otobüs ve araba kiralama gibi üç alternatif var. Biz otobüsle gitmeyi tercih ettik. Arabayı ise Meteora’ya en yakın kent olan Kalambaka’da kiraladık. Atina’daki Liosion otobüs terminalinden sabah saat 07.00’de kalkan Trikala-Kalambaka otobüsü, saat 11.45’de Kalambaka’ya varıyor.
Meteora’dan bir sonraki gezi noktamız Selanik’e yine Kalambaka’dan Trikala aktarmalı otobüsle gittik.

Meteora’da Konaklama  :

Meteora’ya yakın olan Kastraki köyünde ya da Kalambaka’da konaklamada guesthouselar ön plana çıkıyor. Biz daha sakin olan Kastraki köyünü tercih ettik. Büyük Meteora manastırına 5 km uzaklıktaydı. Konakladığımız ve akşam yemeğini yediğimiz Guesthouse Batalogianni memnun kaldığımız bir tesis oldu. Oda geniş, ferah ve konforluydu. Üç kişilik oda için kahvaltı hariç 70 euro ödedik.

Meteora’da Yeme – İçme :

Gerek Kastraki’de, gerekse Kalambaka’da çok sayıda yemek alternatifi var. Zamanımızda kısıtlı olduğu için, konakladığımız Guesthouse Batalogianni karşısındaki Gardenia adlı tavernada öğle yemeğini yedik. Yemekleri lezzetliydi.

Hydra öteden beri gitmek istediğim bir Yunan adasıydı. Güzelliği ile ilgili metnini daha önce duymuştum. Ege Denizi’ndeki bu küçük ada, ünlü şarkıcı Leonard Cohen’in adası olarak ün yapmıştı. Söylenildiğine göre Leonard Cohen büyük aşkı Marianne ile burada tanışmış ve birlikte on yıla yakın bir süre büyük bir aşk yaşamışlardı. Bazı şarkılarının sözlerini de burada bulunduğu dönemde yazmıştı. Ayrıca ünlü sinema sanatçılarının, jet sosyetenin de uğrak yeri olmuştu bu güzel ada. Ama tüm bunlar benim için önemli değildi. Benim için esas olan adanın birbirinden güzel taş evleri, daracık sokakları, konumu, şahane koyları, tertemiz denizi, lezzetli yemek yiyebileceğim restoranları ve kafeleriyle görmeye değer güzellikte olmasıydı.
yunanistan - 27-Hydra.jpg yunanistan - 28-Hydra.jpgAdaya Atina’nın Pire Limanı’ndan (E 8 rıhtımı) kalkan hızlı feribot ile 1 saat 10 dakikada ulaştık. Adada daha fazla zaman geçirebilmek için saat 8.30’da kalkan feribotu tercih ettik. Dönüşü ise 20.05’de kalkan son feribotla yaptık. Buraya Blue Star Ferry adlı firmanın tekneleri gidiyor. Metroyla Pire’ye geldiğinizde (son durak) bilet gişesi hemen orada. Ama yazın yer bulmak bir hayli zor olduğundan, daha önceden biletinizi internetten almanızı tavsiye ederim. Feribot bilet ücreti gidiş-dönüş 60 euro.

Adada güzel olan bir şey de, ada içinde araba, motor bulunmaması ve plajlara ulaşımın sadece teknelerle sağlanabilmesi. Adadaki eşeklerden turistlerin valizlerini ve başka yükleri taşımada yararlanılıyor.

Feribottan indiğinizde sahil boyunca kafe ve restoranlar sıralanmış. Bunlardan birine oturup kahvaltı edebilir ya da bir şeyler içebilirsiniz. Bunlar içinde iskeleye yakın olan İsalos’u öneririm.

Adanın çevresindeki plajlara feribot iskelesinin biraz ilerisinden kalkan taxi boatlarla ulaşabilirsiniz. Yaptığım araştırmaya göre Agios Nichalaos, Vlyhos, Bisti ve Mandraki adadaki en beğenilen plajlar. Bunların bazılarına ulaşmak 30 dakikayı bulabiliyormuş. Biz en yakın olan ve adanın tek kum plajına sahip Mandraki Beach’i tercih ettik. Buraya taxi boat ile 7-8 dakikada ulaştık. Kişi başı gidiş-dönüş ücreti 8 euro. Tekneler plajlara devamlı gidip geliyor. Yürüyerek gitmek isteyenler adanın merkezine 2,5 km kadar mesafedeki bu plaja sanırım 30-40 dakika gibi bir sürede ulaşabilirler. Denize girmek için buradaki Mandraki Beach Resort’u tercih ettik. Şemsiye+ şezlong+ havlu ve bir şişe su için kişi başı 10 euro ödedik. Öğle yemeğini isterseniz buradaki tesiste yiyebilirsiniz. Biz hemen biraz ilerideki küçük koya bakan bir lokantayı tercih etmiştik. Ahşap masa ve sandalyeleriyle şirin ve konumu güzel olan bir mekandı. Sahibi de buraya Türkiye’den göç etmiş bir Yunanlıydı. Gerek yediğimiz balık ve deniz ürünlerinden, gerekse servisten memnun kaldık.
yunanistan - 29-Hydra.jpgHydra Adası’nda sadece plaja gidip denize girmek bence doğru olmaz. Bu adanın daracık kaldırım taşlı sokaklarında dolaşmanız gerekir. Yarım ay şeklinde konumlanmış olan ada, basamak basamak yukarıya doğru çıkan taş evleriyle keşfedilmeyi kesinlikle hak ediyor.

Yunanistan’a bu son gidişimde turuma Atina’dan başladım. İzmir’den Aegean Air firmasının sabahın erken bir saatindeki direk seferiyle 45 dakikada Atina’nın Venizelos havalimanına ulaştım. Otelim Omonia Meydanı’na on dakikalık yürüme mesafesindeydi. Otelime gitmek için havalimanından metroya bindim. Mavi hat üzerindeki Metaxourgio istasyonu kalacağım otele 50 metre uzaklıktaydı.

Atina gezisine iki tam gün ayırmıştım. Bir günü ise Atina’dan hemen hemen bir saatlik feribot mesafesindeki Hydra Adası’nda geçirecektim. Ünlü şarkıcı Leonard Cohen’in Adası olarak ün yapmış ve bugüne kadar birçok ünlü kişinin de tatilini geçirdiği bu güzel adayı doğrusu merak ediyordum. Üçüncü günün sonunda buradan otobüsle ülkenin hemen hemen orta noktasında kalan Meteora’ya gidecektim. Yunanistan gezimi ise Selanik’te noktalayacaktım. Atatürk’ün de doğduğu ve bu nedenle bizim için özel bir önemi olan bu şehre iki tam gün ayırmıştım. Yine bir günü burada da Atina’da olduğu gibi deniz kıyısında geçirme niyetindeydim. Bunun için Yunalıların sayfiye yeri olarak bilinen üç parmak şeklinde denize uzanan Halkidiki Yarımadası’nı tercih ettim.

Ülke nüfusunun yaklaşık üçte birinin yaşadığı başkent Atina, Yunanistan’ın kültürel, finansal ve siyasi merkezi. Ama her şeyden önce bu şehir Eski Yunan Uygarlığının merkezi. 3500 yıllık geçmişi olan tarihi bir şehirden bahsediyoruz. Şehrin ismi 12 Olymposlu tanrıdan biri olan savaş ve koruyucu tanrıça Athena’dan geliyor. İşte bu tarihi şehrin görülmesi gereken en önemli kısmı tabii ki Akropolis (Akropol). Bunun yanı sıra antik döneme ait tapınakları, çok zengin müzeleri, güzel meydanları, tarihi kiliseleri, çarşıları ve tavernalarıyla bu şehir görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Tabii bir de unutulmasını gereken, sanki ayrı bir şehir gibi Atina’nın hemen yanı başındaki Akdeniz’in en büyük limanlarından biri olan Pire Limanı var. Orayı da gezmeden Atina’dan ayrılmamak gerekir.

Atina’da Kaç Gün Kalınmalı :

Ben Atina’ya ikinci kez gittiğim için bu kente iki tam gün ayırdım. Bir günü ise Pire Limanı’ndan bindiğim feribotla Hdyra Adası’nda değerlendirdim. Ama buraya ilk kez gelecek gezginler, Atina’ya en az 3 tam gün ayırmalıdırlar. Çünkü bu kent her şeyden önce başta Ulusal Arkeoloji Müzesi, Benaki Müzesi ve Akropolis Müzesi olmak üzere gerçekten görülmeye değer zenginlikteki müzeleri barındırıyor. Bu müzeleri gezmek de tabii biraz zaman alıyor.

Atina’da Ulaşım  :

Atina’da bir yerden bir yere ulaşmanın en kolay yolu metro. Kent iyi bir metro ağına sahip. Mavi – yeşil – kırmızı olmak üzere 3 hat var. Eleftherios Venizelos Uluslararası Havalimanı’ndan gideceğiniz otele metroyla ulaşabilirsiniz. Bilet ücreti 10 Euro. Kentin merkezi kabul edilen Syntagma meydanı’na 30-35 dakikada varıyorsunuz.

Kent içinde birkaç kez metro kullanacak olursanız, 24 saat geçerli biletin ücreti 4,50 euro. 90 dakika geçerli bilet için ise 1,40 euro ödeniyor. Biletinizi metro içindeki otomatik makinelerden ya para ya da kredi kartı ile alabiliyorsunuz. Özellikle işe gidiş ve işten çıkış saatlerinde hem metrolar, hem de bilet alınan otomatik makinelerin önü bir hayli kalabalık oluyor.

Taksi Atina’da kullanacağınız bir diğer ulaşım aracı. Özellikle metronun gitmediği yerlere ulaşmak ya da geç bir saatte otelinize dönmek zorunda kaldığınızda, taksi kullanmanız gerekebilir.

Atina’da Gezilecek Yerler   :

*Akropolis     :

Burası Atina’nın en fazla turist çeken tarihi yeri. Akropolis metro istasyonuna çok kısa bir yürüyüş mesafesinde olan kapıdan biletinizi alıp giriyorsunuz. Giriş ücreti kişi başı 20 euro. Eğer yazın burayı gezecekseniz, çok sıcağa kalmamak için erken saatte gelmeniz gerekir. Akropol yazın saat 08.00’de ziyarete açılıyor.

Akropol’deki tapınakların tümü M.Ö. 5. yüzyılda yani kentin Altın Çağı kabul edilen dönemde inşa edildi. Bunlardan biri de Parthenon. Savaş tanrıçası Athena’ya adanmış 2500 yıllık bir tapınaktan söz ediyoruz. O zamanın büyük devlet adamı ve komutanı Perikles tarafından yaptırılmış. 8×17 dor düzeni sütunlarla çevrili, dikdörtgen formdaki tapınak, her yanı aynı yükseklikte bir saçak üstünde iki eğimli çatı ile örtülü. Tapınağın içinde antik dünyanın ünlü heykeltıraşı Phidias’ın eseri olan, Atina’nın koruyucu patronu tanrıça Athena’nın 12 metre yüksekliğindeki heykeli varmış.
yunanistan - 1-Atina.jpgAkropol’deki bir diğer tapınak ise Erechthéion. Parthenon’un biraz ötesindeki bu küçük tapınak yine M.Ö. 5. yüzyılda inşa edilmiş. İyonik düzenindeki tapınak Karyatid adı verilen kadın şeklindeki sütunlarla süslü. Sadece beş tanesi ayakta kalan bu kadın heykelleri kopya; orijinalleri ise Akropolis Müzesi’nde sergileniyor.
yunanistan - 2-Atina.jpgHerodes Atticus Tiyatrosu, M.S. 161 yılında Romalılar tarafından inşa edilmiş. Odeon olarak bilinen bu küçük tiyatro 5 bin kişi kapasiteli. Tüm tiyatrolar gibi akustiği çok iyi olduğundan, bugün de burada konserler ve oyunlar organize ediliyor.
yunanistan - 3-Atina.jpgSonuçta burası Propylonu (devasa giriş kapısı) , Athena Nike Tapınağı , Dionysos Tiyatrosu gibi diğer kalıntılarıyla da görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Tabii bir de buradan ayrılmadan Akropolis Müzesi’ni gezmek, Akropolis’i daha iyi özümsemenizi sağlar.

*Ulusal Arkeoloji Müzesi  :

Atina’ya kadar gidip bu müzeyi görmeden dönmek bana göre büyük kayıp. Dünyada çok sayıda müze görmüş biri olarak, bu kadar zengin ve değerli eserleri barındıran bir arkeoloji müzesini ziyaret ettiğimi hatırlamıyorum. Dünyanın en güzel Antik Yunan koleksiyonlarını barındıran bir müze. Bu koleksiyonlar II.Dünya Savaşı’nda zarar görmesin diye yeraltına gömülerek saklanmış. Müze II.Dünya Savaşı sonrası 1946’da yeniden açılmış.
yunanistan - 4-Atina.jpgBuradaki eserler neolotik çağdan başlayarak Klasik döneme kadar uzanıyor. Çanak çömlekler, mücevherler, heykeltıraşlık eserleri mükemmel. Özellikle heykellere hayran olmamak mümkün değil.
yunanistan - 5-Atina.jpg yunanistan - 6-Atina.jpgMüzeyi pazartesi dışında diğer günler ziyaret edebilirsiniz. Giriş ücreti 10 euro.

*Benaki Müzesi  :

Atina’daki görülmeye değer zenginlikteki bir diğer müze. Müzeyi 1931’de Mısır’da büyük bir servet yapan zengin Yunanlı Emmanoulil’in oğlu Antonis Benakis kurmuş. Müze zarif bir neoklasik konak içinde yer alıyor. Burası zamanında Benakis ailesinin rezidansıymış. Buradaki koleksiyonlar Yunan sanat ve zanaatıyla ilgili. Resimler, mücevherler, çanak çömlekler, ikonalar, yerel kostümler…gibi. Tabii buradaki tüm eserler MÖ.3 yüzyıldan MS.20. yüzyıla uzanan bir zaman dilimine tarihleniyor.
yunanistan - 7-Atina.jpg yunanistan - 8-Atina.jpgSyndagma Meydanı’na çok kısa bir yürüyüş mesafesindeki müzeye giriş ücreti 9 euro. Müze Perşembe hariç diğer günler saat 09.00-1700 arası ziyaret edilebiliyor.

*Mitropoli Katedrali  :

Atina’nın bu en büyük kilisenin yapımı 1840’da başlamış ve bitirilmesi yirmi yılı almış. Kentin merkezindeki bu popüler mekanda kralların taç giymesi, zengin ve meşhur kişilerin evliliği, cenazesi gibi birçok merasim düzenlenmiş. İçinde Osmanlı tarafından öldürülmüş iki azizin (Aziz Filothei ve Gregory V) mezarları bulunuyor.
yunanistan - 9-Atina.jpg

*Syndagma Meydanı ve Parlamento Binası :

Atina’ya gelen herkesin mutlaka önünden geçtiği bu meydana hakim olan 1836-1842 yılları arasında inşa edilmiş eski saray günümüzde Parlamento Binası olarak hizmet vermektedir. Burada her gün nöbet tutan evzon askerlerini görebilirsiniz. Ayrıca burada Meçhul Asker Anıtı bulunmaktadır.
yunanistan - 10-Atina.jpg

*Ulusal Tarih Müzesi  :

Neoklasik bir cepheye sahip olan bu bina, 19. yüzyılda Fransız mimar François Boulanger tarafından tasarlanmış. Başta ilk Yunan Parlamentosu olarak hizmet verse de, parlamentonun daha sonra Syndagma Meydanı’ndaki Vouli binasına taşınması neticesinde 1961’de Ulusal Tarih Müzesi olarak açılmış. Buradaki objeler Yunan tarihine ışık tutmaktadır. Burada Kral Otto’nun tahtı, Venizelos’un Sevr Anlaşmasını imzaladığı kalem, Lord Byron’un kılıcı gibi önemli objeler bulunmaktadır.
yunanistan - 11-Atina.jpg*Hadrian Kapısı ve Zeus Tapınağı :

Bu kapı MS.131 yılında Roma İmparatoru Hadrian’ın şehre gelişini kutlamak için yapılmış. Hadrian Kapısı aynı zamanda Yunan kentini Roma kentinden ayırıyor. Kapıdan geçip biraz ileriye doğru yürüdüğümüzde Olympieion Zeus’a adanmış anıtsal bir tapınakla karşılaşıyoruz. Tapınak Hadrian zamanında bitirilmiş. Günümüzde ise 104 adet korint düzeni sütundan geriye sadece 17 metre yüksekliğinde 15 sütun kalmış. Bu da tapınağın o dönemki büyüklüğü hakkında bize bir fikir veriyor.
yunanistan - 12-Atina.jpg*Plaka Semti   :

Bu semt Atina deyince ilk akla gelen yerlerden biri. Bir yerde Atina’nın kalbi. Atina’nın günün her saati canlı olan bu semtinde çok fazla sayıda turiste rastlanır. Özellikle Plaka’daki tavernalar büyük ilgi görür.
Plaka semtinde dolaşırken tarihi bir kiliseye rastlarsınız. 11 yüzyıla tarihlenen bu Bizans Kilisesi, 1834’de Bavyera Kralı Ludwig’in zamanında müdahalesiyle yıkımdan kurtulmuş.
yunanistan - 13-Atina.jpg*Atina Üniversitesi – Atina Akademisi :

Omonia Meydanı’nı Syndagma Meydanı’na bağlayan ana cadde üzerinde yan yana yer alan mimarisi güzel 19. yüzyıl yapıları göze çarpar. Neoklasik mimari ürünü olan bu yapılar sırasıyla Ulusal Kütüphane – Atina Üniversite Binası ve Atina Akademisi’dir.

Bunlardan Atina Akademisi 1859-1887 yılları arasında Theophil von Hansen tarafından tasarlanıp yapılmıştır. Merdivenlerin bulunduğu yerde oturan iki heykel Sokrates ve Plato’ya aittir. Sütunların üzerinde ise tanrıça Athena ile tanrı Apollon tasvir edilmiştir.
yunanistan - 14-Atina.jpgMüzeler bakımından zengin olan Atina’da, öncelikli olarak Ulusal Arkeoloji Müzesi, Akropolis Müzesi ve Benaki Müzesi gezilmelidir. Eğer zamanınız varsa, Bizans ve Hıristiyanlık Müzesi, Tiyatro Müzesi, Ulusal Sanat Galerisi ve Atina Şehir Müzesi gibi başka müzeleri de gezebilirsiniz.

Yine zamanınız olursa Lycavittos Tepesi’ne çıkabilirsiniz. Gün batımında çıkmanızı öneririm. Zamanım kalmadığı için çıkamadım. Ama duyduğum kadarıyla çıktığınızda denize kadar uzanan şahane bir görüntüyle karşılaşıyormuşunuz. Kentin 277 metre üzerindeki bu tepeye füniküler ile çıkabiliyorsunuz.

*Pire Limanı   :

Atina’ya kadar geldiyseniz Pire’yi ziyaret etmelisiniz. Akdeniz’in en büyük limanlarından biri olan Pire, Atina’nın yanı başında ayrı bir şehir. Buraya metroyla rahatça ulaşabiliyorsunuz. Yeşil hat üzerindeki son durakta iniyorsunuz.

İndikten sonra yolcu gemilerinin kalktığı ana limanın önünden Pire’nin merkezine doğru ilerlediğinizde, modern ve varlıklı insanların yaşadığı bir şehre geldiğinizi anlıyorsunuz. Burada Atina’daki gibi tarihi yapılar yok. Ama mimarisi güzel bazı yapılar var. Bunlar arasında Belediye Tiyatrosunu, bazı kiliseleri sayabiliriz. Ama bizim buraya gelmemizin ana nedeni, hem buradaki limanları görmek, hem de bir balık lokantasında güzel bir akşam yemeği yemekti.

İlk önce yürüyerek Zeas Limanı ya da diğer bilinen adıyla Paşalimanına ulaştık. Ama esas görmek istediğimiz ve akşam yemeği için düşündüğümüz liman biraz daha doğuda kalan Turko ya da Mikro Limano diye bilinen limandı. Buraya kadar uzun bir yürüyüş yapmış ve bu arada güneşi de batırmıştık. Sonrasında deniz kıyısındaki bir lokantada keyifli bir akşam geçirdik. Burası Pire’nin üç limanı içinde en küçük ama en güzel olanıydı.
yunanistan - 15-Atina.jpg yunanistan - 16-Atina.jpgAtina’da Nerede Kalınır  :  

Atina’da her bütçeye uygun otel var. Biz Otel Katerina’da konakladık. Bir daha gitsem yine aynı oteli seçerim. Bir kere metro istasyonuna 25 metre mesafede olması büyük avantajdı. Ayrıca kentin ana meydanlarından biri olan Omonia’ya on dakika yürüme mesafesindeydi. Bunun yanı sıra personelin yakın ilgisinden çok memnun kaldım. Kahvaltısı da iyiydi. Oda biraz küçüktü ama temiz ve konforluydu.

Atina’da Yeme – İçme  :

Yunanistan’ın yemek kültüründen bahsederken, tavernalardan söz etmeden geçemeyiz. Yunanistan’a gidenler en az bir akşamlarını bir tür müzikli meyhane olan böyle bir mekanda geçirmek ister. Atina’da bu tip mekanların sayısı fazladır. Bu defaki gidişimde pek turistik olmayan ama mezelerin lezzetli olduğu iyi bir mekanı tercih ettim. Burada tabak kırma, bilindik Yunan müzikleri yoktu. Ama kaliteli müzik yapan bir üçlü vardı ve yediklerimiz lezzetliydi. Taverna Klimataria, Atina’ya yolu düşen gezginlere önerebileceğim bir taverna. Yalnız önceden rezervasyon yaptırmakta fayda var; özellikle de hafta sonları. Kişi başı ödeme minimum 20 euro.

Plaka semtinde öğle yemeği yediğimiz O Thanasis oldukça büyük mekan. Yemeklerin lezzeti yerinde ve fiyatlar makul. Ana yemekler 8-10 euro arası değişiyor. Salatalar 5 euro, büyük boy bira ise 3 euro.

Eğer bir akşam yemek yemek için Pire’de bir restoran tercih edecekseniz, mekan olarak Mikrolimano’daki bir restoranı tercih etmenizi öneririm. Buradaki restoranların bazılarında fiyatlar bayağı yüksek. Biz kalite-fiyat dengesi iyi bir restoran olan deniz kıyısındaki Ammos’da karar kıldık. Burada gerek yediklerimizden gerekse servisten memnun kaldık.

error: